Kıbrıs Neden Bir Politik Çözümü İthal Edemez?
Kıbrıs sorununun tartışıldığını duyduğumuzda, insanlar genellikle Belçika federalizmi, İsviçre kanton sistemi ve Bosna’nın güç paylaşımına dayalı federal modeli gibi yabancı modellere işaret eder. Bazıları Flaman ve Valon toplulukları arasındaki Belçika federal dengesine dikkat çeker. Bazıları ise farklı dilsel ve dinsel grupların merkeziyetsiz bir siyasi yapı içinde bir arada yaşadığı İsviçre kanton sistemini örnek gösterir. Başkaları da karmaşık güç paylaşımı yapısıyla Bosna sistemine atıfta bulunur. Bu karşılaştırmaların altında süreklilik gösteren bir inanç yatar: dünyanın bir yerinde Kıbrıs sorununu çözebilecek anayasal bir formül olduğu inancı.
İnsanların diğer ülkelerin modellerine odaklanması anlaşılabilir. Kıbrıs’ta tekrarlanabilecek başarılı ya da kısmen başarılı modeller bulmaya çalışırlar; böylece iki toplumun bir arada yaşayabilmesi için bir siyasi çerçeve oluşturacak bir modelin mümkün olacağını düşünürler. Belçika, dilsel ve bölgesel ayrılıklarına rağmen işleyebiliyorsa, birçok kişi şu soruyu sorar: Kıbrıs neden aynısını yapamasın?
Fakat bu karşılaştırma, çözüm arayışındaki bir yanılgıyı ortaya çıkarır: siyasi sistemlerin, onları üreten tarihsel koşullardan bağımsız olarak ithal edilebileceği varsayımı.
Belçika federalizmi, örneğin, etnik gerilimleri çözmek için sihirli bir şekilde ortaya çıkmadı. Meşruiyetin vatandaşların çoğunluğu tarafından kabul edildiği bir ülkede, onlarca yıl süren tartışmalar sonucunda kademeli olarak gelişti. Flaman ve Valon siyasi aktörler, aralarındaki anlaşmazlıklara rağmen, genel olarak Belçika’nın kendisini meşru bir devlet olarak kabul etmeye devam ettiler. Tartışma, ortak bir egemen çerçevenin var olup olmaması değil, Belçika’nın nasıl işlemesi gerektiği üzerineydi.
Ancak Kıbrıs’ta durum temelde farklıdır.
Kıbrıs meselesi yalnızca idari yapılar ya da anayasal yetkiler üzerine bir anlaşmazlık değildir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, iki toplumun önemli kesimleri siyasi meşruiyet ve egemenlik konusunda birbirleriyle rekabet eden farklı vizyonlara sahipti. Bu durum, ortak bir anayasal çerçeve üzerinde anlaşmayı zorlaştırdı. Adanın bölünmesi dilsel merkeziyetsizlikten ya da bölgesel ekonomik rekabetten değil; toplumlararası şiddet, siyasi çöküş, askeri müdahale ve jeopolitik karşı karşıya gelişten doğdu.
Bu ayrım son derece önemlidir, çünkü anayasalar duygusal ya da tarihsel bir boşlukta işlemez. Siyasi sistemler, değiştirilebilir kurumsal parçaların bir araya getirilmesiyle oluşturulan makineler değildir. Onlar kolektif hafızanın, elit davranışlarının, coğrafyanın, travmanın ve tarihsel deneyimin ürünüdür.
Sorun, farklı modellerle yapılan karşılaştırmaların tamamen faydasız olması değildir. Sorun, birçok kişinin bunları farklı siyasi ve toplumsal gerçekliklerde ortaya çıkan tarihsel olarak özgül sonuçlar olarak görmek yerine, teknik planlar olarak ele almasıdır.
Belçika federalizmi, askerileştirilmiş bir bölünme, kitlesel yerinden edilme ya da devlet üzerinde stratejik etkisini sürdüren dış garantör güçler olmadan gelişti. Buna karşılık Kıbrıs, ateşkes hatları, mülkiyet anlaşmazlıkları, demografik ayrışma ve çözülmemiş tanınma meseleleriyle şekillenen yoğun biçimde güvenlikleştirilmiş bir ortamda var olmaya devam ediyor. Adanın fiziksel coğrafyası bile tarihsel kopuşu yansıtıyor. Bu durum, siyasi psikolojiyi anayasal şemaların tek başına ele alamayacağı biçimlerde kaçınılmaz olarak şekillendiriyor.
Siyasi yaşamın duygusal yapısı bile önemli ölçüde farklıdır. Belçika’da siyasi parçalanma, bir arada yaşama çerçevesi içinde kademeli olarak gelişti. Kıbrıs’ta ise ayrılık, paralel kurumlar, ayrı eğitim sistemleri ve birbirinden uzaklaşan siyasi gerçeklikler aracılığıyla giderek normalleşti. Zamanla iki toplum yalnızca idari özerklik geliştirmedi; tarih, meşruiyet ve siyasi gelecek konusunda giderek daha farklı algılar geliştirdi.
Bu yüzden ithal modeller, Kıbrıs sorununa olası çözümleri yakalamakta yetersiz kalır. Bu modeller, asıl engelin kurumsal yaratıcılık olduğu ve doğru türden merkeziyetsizlik ile güç paylaşımının uygulanması sayesinde sorunun çözülebileceği inancını teşvik eder. Oysa sorun, Kıbrıs’ın anayasal düzenlemelerde yaratıcılıktan yoksun olması değildir. Tam tersine, Kıbrıs’ta ortaya çıkan birçok öneri hâlihazırda son derece karmaşık ve bazı açılardan oldukça merkeziyetsiz çerçeveler içermektedir; hatta bazıları Belçika sisteminin kendisinden bile daha fazla bölümlenmiştir.
Dolayısıyla Kıbrıs sorununun sürekliliği bize şunu gösterir: mesele yalnızca güç paylaşımı ve anayasal düzenlemelerden ibaret değildir.
Bu, Kıbrıs’ın benzersiz biçimde çözümsüz olduğu ya da iki tarafın da kabul edebileceği bir uzlaşıya ulaşamayacağı anlamına gelmez. Bu, pratik içgörülerine rağmen yabancı modellerin; derin tarihsel çatışmalara, kimliğe ve jeopolitiğe kök salmış bir bölünmeyi aşmak için basit bir rehber olamayacağı anlamına gelir.
Her başarılı siyasi düzenleme, kendi benzersiz toplumsal ve tarihsel koşullarından doğmuştur. Belçika, federalizmi eşsiz biçimde aktarılabilir olduğu için değil, Belçika siyasi kültürü Belçika’nın gerçekliklerine kademeli olarak uyum sağladığı için işlemektedir.
Kıbrıs’ın da aynı ilkeye ihtiyacı vardır.
Ada, Belçika tipi bir çözüme, İsviçre tipi bir çözüme ya da başka herhangi bir ithal siyasi şablona ihtiyaç duymaz. Eğer sürdürülebilir bir çözüm bir gün ortaya çıkarsa, başka bir ülkeye kâğıt üzerinde benzediği için başarılı olmayacaktır. Ancak Kıbrıs’ın kendisini tanımlayan özel korkuları, gerçeklikleri, kimlikleri ve siyasi koşulları yansıttığı takdirde başarılı olacaktır.